Geçtiğimiz hafta New York City, etkileyici bir kar fırtınasıyla sarsıldı. Karın düşüşünü izlerken, geceleri sessizleşen caddelerde dolaşırken, insanların sıcak kalmak için evlerinde gizlendiği o anlarda, M83’ün ikinci albümü olan Dead Cities, Red Seas & Lost Ghosts kulağımda çalmaya başlıyor.
M83, grup üyelerinden Nicolas Fromageau ayrılmadan önce ve Anthony Gonzalez geleneksel pop şarkı yapılarının, saksafon sololarının ve gençlik bunalımlarının peşine düşmeden önce, çoğunlukla enstrümantal müzikten oluşan iki albüm yayınladı. Kendisiyle aynı isimi taşıyan ilk albüm biraz unutturucu olsa da, ikincisi Fransız ikilinin Mogwai ve Godspeed You! Black Emperor’ın tekrarlanan görkembasına ilham aldığını gösteriyor. Dead Cities, post-rock ihtişamına Fransız bir dokunuş getirerek, davul makineleri, analog synthesizerlar ve yoğun sıkıştırılmış gitar sesleriyle ses örtüleri yaratıyor.
Dead Cities’de bir belirsizlik hissi var; ismiyle müsemma olan bir atmosfer. “Be Wild” parçasının nazikçe tekrarlanan melodisini dinlerken, parçanın katmanları yavaşça birikiyor ve bir zamanlar hareketli olan şimdiyse yeni terkedilmiş bir şehirde yürümeyi hayal etmemek elde değil. “America”, The Twilight Zone dizisindeki “Herkes Neredeydi?” bölümündeki paniği yakalarken, panik dolu davullar, My Bloody Valentine tarzı gitar ve rahatsız edici synthlerle erken bir zirveye ulaşır.
Albümün başında bir şeylerin ters gittiği hemen belli oluyor. “Birds” adlı parça, 54 saniyelik bir ezgiyle başlıyor:
Güneş parlıyor
Kuğular şarkı söylüyor
Çiçekler açıyor
Bulutlar belirmekte ve ben uçuyorum
Bilgisayarla üretilmiş ses, başlangıçta dijital bozulma içinde kaybolmuş şekilde, yavaşça güven vermeyen ama sakin bir tona dönüşüyor. Ne güneş var, ne kuşlar… Ne de çiçekler. Albüm, dinleyiciyi kandırarak başlıyor ve ardından “Unrecorded” parçasına geçiyor.
“Unrecorded”, albümün amaç bildirisini gibi hissediliyor. Analog arpejler, tempolu davullar, drone gitarlar, işlenmiş vokaller ve sinematik synth telli müzik hepsi bir araya gelerek karla kaplı bir ses duvarı oluşturuyor. Bu tarz parçaları dinlerken, Hollywood’un M83’ü bir film için (2013’teki Oblivion) müzik bestelemesi için 10 yıl beklemesini anlamak güç.
M83, sonunda shoegaze etkisi altındaki retro pop müziği kaydetmeye başladı ve “Kim & Jessie” ve kaçınılmaz hit “Midnight City” gibi parçalara imza attı. Fakat ondan önce grup, daha sinematik ve açık uçlu bir müzik keşfetti.


