Gazze’de Korku ve Kaygı Sesleri
Gazze, gün geçtikçe derin bir karanlığa gömülüyor. Sokaklarda yankılanan ambulans sirenleri, askeri uçakların gürültüsü ve bombalamaların sesleri, bu topraklarda yaşayan insanların hayatının bir parçası haline geldi. Ancak, son günlerde farklı bir ses daha duyulmaya başladı: boş gaz tüplerinin keskin tıkırtısı. Bir zamanlar mutfaklarımızda duyduğumuz gaz ocağının küçük tıkırtısı, artık yok. Bunun yerini, boşluğun yankısı aldı.
Gaz Kıtlığı ve Yeme İçme Mücadelesi
Ramazan’ın ortasında, son damla pişirme gazımızı harcayıp, ateşe yöneldik. Hayatımızın en basit yönlerinden biri olan çay yapmak bile imkânsız hale geldi. Annem “Artık suhurda bir fincan çay bile yapamayacağız.” dediğinde, bu durumun getirdiği çaresizliği hissetmiştim. Çünkü ateş yakmak; geceleyin bir ışık parıltısı oluşturmak, bir drone ya da kuadcopter tarafından hedef alınma riskini artırıyordu. Geceleyin ışık yakmanın neden hedef alındığını sorgulamak ise bizim için mümkün değil.
Bu nedenle, suhurda soğuk yemeklerle yetinmek durumunda kaldık ve ateşimizi iftar saatine saklamaya başladık. Fırınların, gaz kıtlığı nedeniyle kapanmasının ardından, ateşe olan bağımlılık arttı. Birçok insan, ekmek pişirmek için sokaklara ya da çadırlara geçici ocaklar kurmaya başladı.
Sağlığımızı Tehdit Eden Alevler
Sabahları, derin bir öksürükle uyanıyoruz. Bu öksürük, sıradan bir proplem değil, akciğerlerimizi titreten ve nefes almayı zorlaştıran bir durum. Kardeşimle birlikte, mahallemizin kenarına gidip, yerdeki odunları satan bir adamdan odun alıyoruz. Bu odunlar, bombalanmış binalardan, devrilmiş ağaçlardan, yıkılmış evlerden ve okullardan toplanıyor.
Geri taşıdığımız odunları yakmak, bir o kadar zorlayıcı. Saatlerce odun kesmek, toz solumak ve yetersiz beslenmek zorundayız. Babamız, nefes darlığına rağmen yardıma gelmekte ısrar ediyor; bu da aile içinde sık sık tartışmalara yol açıyor.
Ateşi yakarken gözlerimiz yaşarıyor ve boğazlarımız yanıyor. Öksürüklerimiz artıyor. Ateş odunu, gün geçtikçe çok pahalı hale geldi. Savaş öncesinde sekiz kilo odun için bir dolar ödüyorduk; şimdi bu miktarın neredeyse yarısı için bir kilo alabiliyoruz.
Ağaçların Kesilmesi ve Zehirli Hava
Yoksulluk, birçok insanı kendi ağaçlarını kesmeye zorladı. Mahallemizdeki yeşillikler hızla yok oldu. Komşularımız, kendi bahçelerinde yetiştirdikleri ağaçları kesmeye başladı. Biz bile, çocukken sakınarak büyüttüğümüz zeytin ağacımızın dallarını kullanmaya başladık. O ağaçla oynamak, bizden önceki kuşakların korkulu rüyasıydı.
Ağaçları olmayan aileler, doğaya zarar vererek plastik, lastik ve çöp yakmaya yöneldi. Bu maddelerin yakılması, havayı zehirleyen toksik dumanlar yayıyor ve yemekleri pişirdiğimiz besinlerin içine sızıyor. Artık her bir lokma, sağlıksız bir yemek haline geldi.
Devamlı olarak bu dumanlara maruz kalmak, ciddi solunum sorunları ve kronik hastalıklar ile kanser gibi ölümcül hastalıklara yol açabiliyor. Fakat, elimizde başka bir seçenekte yok; ateş olmadan, yiyecek de olmuyor.
Mutfak ve Aile İlişkileri Üzerindeki Etkileri
Mutfak, bir zamanlar aile ve misafirperverlik sembolüdür. Şimdi ise, zehirli bir bölge haline geldi. İçindeki alev, artık akciğerlerimizi yakıyor. İyi bir yemek hazırlamanın keyfi yerini, korkuya ve yorgunluğa bıraktı. Artık yemekler, yalnızca hayatta kalma mücadelesinin anlık bir hatırlatıcısı. Bir arada olmanın verdiği duygusal bağ, giderek zayıfladı.
Gaz kıtlığı, sadece yiyecek tedarikimizi değil, aynı zamanda aile içindeki ritüellerimizi de yıpratıyor. Artık yemek saatleri, bir arada olma zamanı değil; sadece dayanma zamanı. Korku içinde, bugünkü ateşin kimseyi hasta etmemesini umarak dualar ediyoruz.
Eğer bir bomba bizi öldürmüyorsa, daha yavaş bir ölümle karşı karşıyayız: sessiz, zehirli ve acımasız.
Burada, Gazze’de hayatta kalmak; sabahları bir kupa çay içebilmek için zehir solumak anlamına geliyor. Ateş odunu, altın kadar değerli bir kaynak haline gelmiş durumda. Hatta yiyebilmek bile bir savaş haline geldi. Ama yine de, yakmaya devam ediyoruz. Öksürüyoruz. İlerlemeye çalışıyoruz. Başka bir seçeneğimiz kalmadı.


