Syeyoung Park: Genç ve Yetkin Bir Sinemacı
Güney Koreli yazar, yönetmen ve görüntü yönetmeni Syeyoung Park, sadece 28 yaşında olmasına rağmen, sinema dünyasında sağlam bir deneyime sahip. Yeni filmleri The Fin ile dikkatleri üzerine çekmeye hazır olan Park, Locarno Film Festivali’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Festivalin Filmmakers of the Presence programında yer alan film, 9 Ağustos’ta izleyiciyle buluştu.
The Fin: Distopik Bir İleri Görüş
The Fin, distopik bir gelecekte, hayal edilmiş birleşik Kore’de geçiyor. Filmde, “Savaş sonrası ekolojik olarak tahrip olmuş Kore’de, Omega adı verilen mutasyona uğramış dışlanmışlar ucuz iş gücü olarak sömürülüyor.” Tabii ki, hikaye bununla sınırlı değil. Sujin, devlet ideolojisine dair şüpheler taşımaya başlarken, Mia adındaki gizlenen bir Omega’yı takip etmeye çalışıyor. Omegas, yüzgeçleri ve balık benzeri ayakları ile insanlardan ayrılan bir varlık türü olarak karşımıza çıkıyor. Bunların dışarıda çıkan çığlıklarının ölümcül olduğu söyleniyor ve ölünce radyasyon yaydıkları, devlet tarafından halka sürekli hatırlatılıyor.
Filmdeki Temalar ve Semboller
Filmde geçen “Büyük Duvar” gibi semboller, toplumdaki korkuyu ve propagandayı vurgulamaya yardımcı oluyor. Park’ın dediğine göre, bu film “korkunun yayılmasını ve mitlerin nasıl oluştuğunu” inceliyor. Filmin sloganlarından biri ise “Büyük Duvar. Gururumuz. Koruyucumuz. Birleşik Kore’miz.” şeklinde.
Yeji Yeon (Pachinko) tarafından canlandırılan Mia, insanların arasında gizlenmiş bir Omega’dır. Bir gün, kaçma teşebbüsünde bulunan bir Omega’dan, ölmüş babasının son arzusunu yerine getirmesi için ziyarete gelir. Pureum Kim ise Sujin karakterini canlandırıyor ve bu karakter, anti-Omega duyguları olan bir ailede büyümüş. Film kadrosunda ayrıca Goh-Woo, Youngdoo Jeong ve Joowon Meng gibi isimler de yer alıyor.
Parka İlham Veren Kişisel Deneyimler
The Fin filminin ilhamı, Park’ın büyükannesinin COVID’den ölmesiyle başlıyor. Ailesi, bu süreçte geleneksel gömme ritüellerini yerine getiremiyor. Park, “Birisini kaybetmenin ne anlama geldiğini düşünmemi sağladı.” şeklinde bu durumu ifade ediyor. Zamanla, hikaye bu noktadan evriliyor ve daha geniş temaları kapsayan bir yapım haline geliyor.
Kore’nin Ateşkes Hattı’nı yakınında yaşaması da Park’ın filmine yön veren deneyimlerden biri. “Seoul pahalı bir yer ve öğrenci olarak şehir dışına taşımak zorundaydım,” diyor Park. “Kıt finansal imkanlar nedeniyle daha da kuzeye taşındım.” Bu deneyimler, filmin sosyal sınıf ayrımlarını yansıtan temalarına da ilham vermiş.
Sınırlı Bütçeye Rağmen Yaratıcılık
Park, The Fin için sınırlı bir bütçe ile çalışmak zorunda kaldı. Filmin bütçesi 25,000 euro’dan (yaklaşık 29,000 dolar) azdı. Park, “11 ay boyunca başkalarının müzik videolarında ve markalar için film çekerek geçim sağladım,” diyor. Bütçeyi denkleştirmek için yaptığı işler, kendi filmini çekmesine olanak tanımış.
Park, birçok oyuncunun ilk kez kamera karşısına geçtiğini ve çoğunun arkadaşları olduğunu belirtiyor. Filmi çekim sürecinde, özellikle Işıklandırma konusunda yaratıcı çözümler üretmek zorunda kaldı. “Genellikle az ışıkta çekim yaparım, ardından post prodüksiyonda ışığı artırırım” şeklinde ifade ediyor.
Gelecek Projeler ve Kısa Filmler
Park, The Fin’in çekim sürecinde başka kısa filmler de çekti. Örnek olarak, The Masked Monster, oldukça karanlık bir kıssa ile izleyiciye ulaştı. Park, başka bir uzun metraj filmi daha çekti ve şu an bunun üzerinde çalıştığını belirtti. Bu filmin adı Who Stole My Cross? ve Park, gerçek bir deneyimden yola çıktığını ifade ediyor.
Sonuç
Syeyoung Park, hem kişisel deneyimlerini hem de toplumsal temaları harmanlayarak etkileyici bir sinematografi sunuyor. The Fin, güçlü anlatımı ve distopik temaları ile sinema dünyasında uzun süre yankı bulacak bir eser olma potansiyeline sahip.


