Giriş: Gazze’deki Savaş ve Sağlık Krizi
Gazze‘de yaklaşık dokuz ay boyunca devam eden soykırım niteliğindeki savaşın iç yüzünü yakından takip ettikten sonra, Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü ve Filistinli Amerikan Tıp Derneği tarafından düzenlenen bir tıbbi misyon için gönüllü olma fırsatı doğdu. Eğitimli bir nefrolog olarak, Gazze’deki sağlık sisteminin çöküşü ve tıbbi uzmanların yüksek bir sayıda hayatını kaybetmesi karşısında özel sağlık hizmetlerine olan ihtiyacın kritik boyutlara ulaştığını düşündüm.
Hastaların hayatını kurtarmak, bir Müslüman olarak yerine getirmem gereken bir görevdi. İslam, bir canı kurtaranın, tüm insanlığı kurtarmış gibi olduğunu öğretmektedir. Başkalarına yardım etmek, ibadet ve adaletsizlik karşısında durmak ise ahlaki bir zorunluluktur.
Bu inançlarla, 16 Temmuz’da Gazze’ye doğru yola çıktım.
Gazze’ye Giriş: Gözlemlerim
Karem Ebu Salim sınır kapısından Gazze’ye giriş yaptığımızda, İsrail tarafının refahı, konforu ve zenginliği ile Filistin tarafının yıkım, harabe ve sefaletine şahit oldum. Kısa bir yolculuk sırasında, binlerce yıkılmış, hasar görmüş ya da tamamen yok olmuş bina gördük. Evler, okullar, marketler, hastaneler, camiler – her şey harabe içindeydi.
İçinde bulunduğum durum, kelimelere sığmayacak kadar kötüydü. Bugüne dek gördüğüm yıkım manzaralarını unutmam mümkün değil.
Al-Nasser Hastanesi’nde konaklamaya başladık. Burada, güvenliğimiz için gereken ilgi ve alakayı fazlasıyla gördüm. Bizim için birer kurtarıcı gözüyle bakılıyordu.
Hastalar ve Tedavi Süreci
Burada, böbrek hastalığı yaşayan hastaları tedavi ettim. Acil serviste kitlesel yaralanma olaylarında yardımcı olmak zorunda kaldım. Diyaliz işlemi, temiz su, steril malzemeler, güvenilir elektrik, ilaçlar ve bakım gerektiren ekipmanlar olmadan mümkün olmuyordu.
Her diyaliz seansı, yeni bir mücadeleydi. Her gecikme, hastalarımın ölüm riskini artırıyordu. Birçoğu hayatını kaybetti – bu durumu kabullenmekte zorlandım.
Waleed adlı genç hastamı hatırlıyorum. Genç yaşta yüksek tansiyon nedeniyle böbrek yetmezliği yaşıyordu. Diyaliz, onun için bir hayat çizgisiydi, ama yeterli seans alması mümkün olmadı. İlaç eksikliği ve kötü yaşam koşulları hastalığını hızla ilerletti. Her seferinde onu gördüğümde, sıcak bir gülümseme ile karşılıyordu beni. Birkaç ay sonra, Waleed yaşamını yitirdi.
Bir diğer hastam Hussein ise, potasyum eksikliği ve asidozdan muzdaripti. Temel ilaçlara ihtiyaç duymasına rağmen, İsrail ablukası nedeniyle bu ilaçlara ulaşmakta zorlandı. Dört kez hastaneye kaldırılmasına rağmen doğru tedaviyi alamadı ve birkaç hafta önce vefat etti.
Gazze’deki Sağlık Çalışanlarının Dayanıklılığı
Gazze’deki sağlık çalışanları, her gün büyük zorluklarla savaşıyor. Günlük yaşam mücadelesinin yanı sıra, başsız bebekler, ampute kollar ve yanmış insanların cesetleri gibi dehşet verici manzaralarla yüzleşiyorlar. Anestezi olmadan, sınırlı ağrı kesici ile çalışmaya devam ediyorlar.
Bu kahramanlardan biri de Arafat isimli hemşireydi. Ailesiyle beraber barınma imkanı olmayan bir yerde yaşıyor, her gün işine ulaşmak için 2-3 kilometre yürüyordu. Buna rağmen, yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmadı. 280’den fazla diyaliz hastasına özenle bakmaya devam etti.
Al-Shifa Hastanesi Ziyareti ve Yıkım Manzaraları
Uluslararası bir heyetle birlikte Al-Shifa Hastanesi’ni ziyaret etme imkanı buldum. Bir zamanlar Gazze’nin en büyük ve en önemli tıp merkezi olan bu hastane, artık bir harabe haline gelmişti. Umut ve iyileşmenin sembolü olan bu yer, ölüm ve yıkım simgesi haline gelmişti.
Gazze’de geçirdiğim 22 gün, oranın insanlarından bir şeyler öğrenmek ve onlara hizmet etmek adına bir onurdu. Onların kararlılığı ve cesareti, hayatımda unutamayacağım bir iz bıraktı. Ancak, ülkeme döndüğümde, orada bıraktığım hastalarım ve meslektaşlarımla olan suçluluk duygusunu hissettim.
Sonuç Olarak: Sesimizi Yükseltmeliyiz
Gazze’deki sağlık sistemine yönelik saldırılar devam ederken, biz sağlık çalışanlarının bu duruma sessiz kalmamız mümkün değil. İnsani drama karşı durmak, sorumluluğumuzdur. Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırmak için sesimizi yükseltmeliyiz. Yalnızca bu değil, aynı zamanda oradaki tıbbi ekiplerle dayanışma içinde olmalıyız.
Bizler, insanlığa karşı duyduğumuz sorumluluk gereği, Gazze‘nin sesine kulak vermek zorundayız. Gazze, sadece bir yıkım sembolü olmamalı. Orası, dayanıklılığın sembolü olmalı. Unutmayalım; insanlık, Gazze’nin yanındadır.


