The New Yorker at 100: Bir Dönüm Noktası
Marshall Curry’nin The New Yorker‘ın 100. yılına dair belgeseli, ünlü derginin tarihini ve kültürünü yüzeysel bir biçimde ele alıyor. 96 dakikalık bu belgesel, izleyicilere dergi tarihinin özünü sunma amacı taşımasına rağmen, birçok önemli hikaye ve derinlikten yoksun kalıyor. Belgesel, Telluride Film Festivali’nde prömiyer yaptıktan sonra Netflix platformunda gösterime girecek.
Tina Brown Dönemi ve Değişim
1992 yılında Tina Brown‘ın derginin sadece dördüncü genel yayın yönetmeni olarak göreve başlaması, bazı okuyucular arasında endişe yarattı. Brown’ın dergiyi daha parlak, daha ünlü, ama genel olarak daha az özlü bir hale getirebileceği düşünülüyordu. Curry’nin belgeseli de bu düşünceleri destekler nitelikte; görsel olarak zengin ve çekici olsa da içerik derinliğinden yoksun olduğu açıkça görülüyor.
Belgeseli izleyenlerin birçok eksik hikaye bulabileceği kesin. The New Yorker‘ın tarihi ve karmaşık mirası, altı saatlik bir belgesel serisini hak ediyor. Eski aboneler için derginin ruhu, yalnızca Tony Buzan ve Roger Angell gibi isimlerle anlatılamaz.
Belgeselin Üslubu ve İçeriği
Curry’nin belgeseli, 100. yıl dönümüne damgasını vuran övgü dolu içerikler ve çekici görüntülerle dolu. Derginin mevcut editörü David Remnick, izleyicileri derginin geçmişi ve bugünü hakkında rehberlik ediyor. Kapsayıcı bir yolculuğa çıkan belgesel, derginin 100. yıl sayısının üretim sürecini gözler önüne seriyor.
Walters, Françoise Mouly gibi uzun dönemli ekip üyelerinin yanı sıra, Emma Allen, Deborah Treisman gibi önemli yazarlarla gerçekleştirdiği kısa tanıtımlara yer veriyor. Ancak bu tanıtımlar, izleyiciye derginin geçmişine dair derin bir anlayış kazandırmıyor.
Önemli Anlar ve Eleştiriler
Belgeselde, John Hersey’nin Hiroshima ve Rachel Carson’ın Silent Spring gibi önemli anların yanı sıra, derginin geçmişteki ırk ayrımcılığı sorunlarına ilişkin kısa bilgiler yer alıyor. Julianne Moore’un sesiyle anlatılan bu anlar, izleyiciye derginin tarih yapısı hakkında düşünsel bir yolculuk sunuyor. Ancak, bu önemli konuların yüzeysel geçiştirilmesi izleyicileri tatmin etmiyor.
Ayrıca, birçok ünlü ismin belgeselde yer alması, derginin etkisini ve kapsayıcılığını bir nebze göstermekte. Jon Hamm, Sarah Jessica Parker, ve Jesse Eisenberg gibi yıldızlar, The New Yorker ile olan ilişkilerini paylaşıyor. Bu segmentler eğlenceli olsa da, derginin derinliğine dair daha fazla bilgi arayışıyla birleştiğinde, izleyiciler “Daha fazlasını istiyorum!” şeklinde hissettiriyor.
Çizgi Romanlar ve Derginin Evrimi
Belgeselin en dikkat çekici bölümlerinden biri, çizgi roman seçimi süreci. Emma Allen’ın çizgi roman editörlüğü üzerindeki stratejileri ve dahi Roz Chast’ın yaratıcı süreci izleyiciye aktarılıyor. Ancak bu bölüm de, daha fazla derinlik bekleyen izleyiciler için tatmin edici olmaktan uzak kalıyor.
Daha da etkileyici bir derinlik yaratabilecek bir nokta, gerçek kontrol süreci. Bu sürecin titizliği ve bu alanda çalışan kişilerin özverileri yeterince vurgulanmamış. Bunun yanı sıra, derginin tarihine dair daha fazla zaman ayrılabilseydi, örneğin derginin geçmişteki erkek ve beyaz egemen yapısından nasıl bir değişim geçirdiğine dair bir saatlik özel içerik sunulabilirdi.
Sonuç Olarak
The New Yorker at 100, bir nevi The New Yorker’ın reklamı rolünde yapsa da, derginin estetiğine ve felsefesine uygun daha anlamlı bir içerik sunulabilirdi. Eğlenceli bir deneyim olsa da, izleyicilerin derginin gerçek ruhunu yakalamaları zorlaşıyor. Derginin 100. yılı, sadece bir kutlama değil, aynı zamanda geçmişe dair ciddi bir sorgulama fırsatı da olmalıydı. Derginin köklü ve zengin tarihine ışık tutmak, izleyicilere derin bir tatmin sağlamak açısından önemli.


