2010 yılında Warren Buffett ve Bill Gates, dünyanın en zengin insanlarını, büyük ölçüde servetlerini bağışlamayı taahhüt etmeye davet eden basit bir kampanya başlattı. O dönemde teknoloji, tarih boyunca görülen en hızlı milyarder yaratımını gerçekleştiriyordu ve bu zenginliklerin topluma olası etkileri henüz şekillenmeye başlamıştı. Buffett, “Zamanla trilyonlardan bahsediyoruz” diyordu. Trilyonlar gün yüzüne çıktı, fakat bağışlar o kadar da beklenildiği gibi olmayacaktı.
Şu anda ABD’deki en zengin %1’lik kesim, toplam servetin neredeyse %90’ını elinde bulunduruyor. Bu, Federal Rezerv’in 1989’dan beri kaydettiği en yüksek servet yoğunluğu. Küresel ölçekte, milyarderlerin serveti 2020’den bu yana %81 oranında artarak 18.3 trilyona ulaştı. Oysa dünya genelinde her dört kişiden biri düzenli olarak yeterli gıda bulamıyor.
Bu arka planda, oldukça varlıklı bir grup insan, verdikleri sözleri tutup tutmamayı tartışıyor. The Giving Pledge kapsamında imza atanların sayısında düzenli bir düşüş gözlemleniyor. İlk beş yılda 113 aile bu taahhütte bulundu, sonraki beş yılda bu sayı 72’ye düştü, ardından 43 ve 2024’te neredeyse sadece 4 aile imza attı. Liste Sam Altman, Mark Zuckerberg, Priscilla Chan ve Elon Musk gibi güçlü isimleri içeriyor, fakat Peter Thiel’in belirttiği gibi, artık enerjisi tükenmiş bir kulüp.
Silicon Valley’deki “iyilik yapma” söylemi yıllardır zayıflıyor. 2016’da HBO’nun “Silicon Valley” dizisi, sektörü alay konusu yaparak şirketlerin “dünyayı daha iyi bir yer haline getirdiklerini” iddia etmelerini eleştiriyordu. Bu alaycı yaklaşım, bazı şirketlerin kamu ilişkileri departmanlarını, çalışanlarının bu ifadeyi kullanmamaları konusunda uyaracak kadar etkili oldu.
Birçok kişi, Silicon Valley’nin, Steve Jobs kuşağının hippie değerleri ile Peter Thiel kuşağının Ayn Randcı liberal değerleri arasında büyük bir çatışmaya tanıklık ettiğine inanmaktadır. Ancak McNamee, “Bazılarımız gerçekten dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye geldi. Ancak başarılı olamadık; bazı şeyleri daha iyi hale getirdik, bazılarını da kötüleştirdik ve bu süreçte liberaller kontrolü ele geçirdi” diyerek bu durumu başka bir boyuta taşımaktadır.
Bir on yıl sonra, McNamee’nin tanımladığı liberaller Silicon Valley’nin ötesine geçmiş durumda. Hatta bazılarının hükümette yer aldığı gözlemleniyor. “Geri verme” kavramı üzerine herkes aynı fikirde değil. Teknolojinin liberal kesimine göre, bu kavram tamamen yanlıştır. Asıl katkının iş kurmak, istihdam yaratmak ve yenilik sağlamak olduğunu savunuyorlar. Bağış yapma baskısı ise ya sosyal bir konvansiyon ya da erdem maskesi altında gizlenmiş bir zorbalık olarak kabul ediliyor.
Thiel, Giving Pledge’e katılanlardan çoğunun bu taahhütlerinden pişmanlık duyduğunu belirtirken, Musk ile de bu sözleşmeyi iptal etmesi yönünde görüşmeler yaptığı iddiaları gündeme geliyor. Ancak bazıları, kamusal baskıdan dolayı taahhütlerini geri çekemediklerini düşünüyor.
Fakat durum biraz daha karmaşık. GoFundMe, temel ihtiyaçlar için yapılan bağışların geçtiğimiz yıl %17 arttığını bildirdi. Yiyecek ve barınma gibi kavramlar, bu yardımlarda en çok öne çıkan anahtar kelimeler arasında yer alıyor. Yaşam standartlarının zorlaştığı bir dönemde bu tür yardımlara olan ihtiyaç da artmış durumda.
Bu gelişmeler, bağış yapma odaklı kararlarla ne kadar bağlantılı, tartışmaya açık bir konu. Ancak zenginlerin kendi şartlarıyla bağış yapmayı tercih ettiklerini görmekteyiz. 2026 başında Chan Zuckerberg Initiative, eğitim ve sosyal adalet gibi başlıklarda 70 işçi çıkartarak biyoloji odaklı araştırma enstitülerine yöneldi.
Bill Gates ise 2045’e kadar kalan tüm servetini Gates Vakfı üzerinden bağışlamayı taahhüt etti. Bunun yanında, geçmişte benzer bir durum, yoğun zenginlik ile diğerleri arasındaki dengede ortaya çıkmıştı. Bu tür bir düzeltmenin nasıl olacağı ise hala belirsizliğini koruyor. Zenginliğin hızla toplandığı günlerde, sosyal alt yapının da aşındığı bir atmosferdeyiz.
Bunlar olup biterken, Giving Pledge’in geleceği ne olacak? Zenginlerin bağışlarındaki değişimlerin ardındaki gerçek motivasyonları ne kadar anlayabiliyoruz?

