Uzun bir süre geçtikten sonra “28 Years Later” ve “28 Weeks Later” arasında bir devam filminin beklentilisi oldukça yüksek. Alex Garland ve Danny Boyle’ın işbirliği sonucunda ortaya çıkacak yeni korku üçlemesinin ilk parçası için Sony stüdyosu hızlıca harekete geçti. “28 Years Later” ve onun devam filmi peş peşe çekilmeye başlandı. Ancak stüdyo, Nia DaCosta’yı yeni film için yönetmen olarak seçtiğinde seriye farklı bir enerji katmayı hedeflediği anlaşılıyor.
Bu yeni enerji ve DaCosta’nın çizgisi, “28 Years Later: The Bone Temple” filminde hissediliyor. Korkunun, absürt bir mizah ile harmanlanarak daha da güçlü hale geldiği bir anlayışa sahip. Filmde kan ve mide bulandıran şiddet eksik değil, ama mizaha olan vurgu, karakterlerin ne için savaştığını gösterme açısından oldukça etkili. “The Bone Temple”deki her şaka, etten kemikten canavarlara karşı insani bağların ve topluluğun, insanların ölmeye değer bulduğu şeyler olduğunu hatırlatıyor.
“The Bone Temple”, “28 Years Later” sonrası genç Spike’ın (Alfie Williams) hayatına anlam katmaya çalışmasıyla başlıyor. Spike, Sir Lord Jimmy Crystal’ın (Jack O’Connell) platin sarısı peruk takan çetesiyle olan ilişkisini sorguluyor. Spike, İngiliz doğasında pusuya yatmış enfekte olmuşlarla uğraşmak konusunda pek fena değil ama kuşak okçuluğuna karşı, Jimmys’lerin aşırı şiddetli yaklaşımlarıyla kıyaslandığında oldukça zayıf kalıyor.
Jimmy Crystal’ın emriyle insanları öldürmek, ister enfekte olsun ister olmasın, Jimmy Ink (Erin Kellyman), Jimmima (Emma Laird) ve diğer çürümüş ekibi için artık ikinci bir doğa haline geldi. Spike, Jimmy Crystal’ın kendisine yüksek bir güçten konuştuğunu ve yönlendirme yaptığını iddia etmesini zor kabul ediyor ama çetenin bir parçası olmayı ve onlara katılmayı öğrenmek zorunda olduğunu biliyor.
Film, Jimmys’in gücünü, inançlarının, huzur sağladığı insanlara nasıl zarar verebileceğini sorguluyor. Jimmys, birbirlerine olan gerçek sevgileriyle ve grup halinde daha güvenli olduklarının farkındalığıyla bağlı bir aile gibi. Ancak film, Jimmy Crystal’ı takip etme isteğinin korku ve toplumsal çöküşten kaynaklanan saflıktan doğduğunu gösteriyor.
O’Connell’ın performansında dikkat çeken noktalarından biri, Jimmy Crystal’ın psikopatlığı ve delilik anlarına rağmen, karakteri korkmuş bir çocuk gibi sunabilmesidir. Film, Jimmy’nin sürekli “Teletubbies”ten bahsetmesi ve babası Şeytan’ın ona komutlar fısıldadığını iddia etmesiyle bu durumu ortaya koyuyor. Jimmy’nin delice sözleri, genç takipçileri için oldukça inandırıcı çünkü bu kişiler, gerçek ile kurguyu ayırt edebilen otorite figürleriyle büyümemişler. Ancak bu, yaşça büyük ve daha fazla hayat tecrübesine sahip insanlara yönelik etkili değil, örneğin Dr. Ian Kelson (Ralph Fiennes) gibi.
Kelson aracılığıyla “The Bone Temple”, salgın virüsüyle enfekte olan karakterler hakkında merak uyandıran birçok soruyu sormaya ve yanıtlamaya başlıyor. “28 Years Later”da tanıtılan, kemiklerini koparan devasa Alpha Samson (Chi Lewis-Parry) gibi karakterlerin hayatlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak için daha fazla zaman harcıyor. Fiennes ve Lewis-Parry, “The Bone Temple”de oldukça iyi bir şekilde harmanlanıyor, hikaye onları birbirine yakınlaştırarak sürprizler ve şaşırtıcı komedi öğeleri sunuyor. Ancak ikilinin getirdiği hafiflik, aynı zamanda, Rage salgınından bu yana insanlığın neyi kaybettiğini hatırlatıyor.
“28 Years Later”ın, “28 Days Later”dan ilham alan zombi hikayeleriyle sohbet eden bir film hissini verdiği düşünülebilirken, “The Bone Temple”, daha eski zombi edebiyatlarından ilham alıyor. DaCosta, Samson’ın et peşindeki canavarlık sahnelerini, huzursuz anlarla ve midesi bulandırıcı dar açılarla veriyor. Bu bağlamda, Samson yeni bir tür enfekte olarak karşımıza çıkıyor; daha zeki ve benzerleriyle sosyalleşme yeteneğine sahip. Ama ekran sahnesi olarak, karakter George Romero’nun sinema ikonlarından biri olmasını sağlayan yürüyen ölülerin anısına bir saygı duruşu gibi görünüyor.
DaCosta, bu hikayenin çoğunu Boyle ve Garland’dan devralmış olmasına rağmen, hikayeyi daha az aceleci bir görsel anlatım tarzına doğru evrimleştiriyor. Filmdeki en büyük korkular, yavaş yavaş ortaya konduğunda etkili oluyor. Ancak film, en rahatsız edici anlarına geldiğinde, DaCosta bu gerginliği mükemmel bir müzik seçimiyle hafifletiyor.
Bu yeni üçlemenin nereye varacağı, başlangıçta net bir şekilde ortaya çıkmamıştı, ancak “The Bone Temple”, Boyle ve Garland’ın başından beri bir ilhamla çalıştığını gözler önüne seriyor. DaCosta, devam filmlerinin sonucunu kuruyor ve Boyle’ın, hikayeyi tamamlamak için yeniden geri döneceği belirtiliyor. Gelecek filmin, ölümsüz türüne benzer bir yaşam katıp katamayacağı merak edilir durumda.
“28 Days Later: The Bone Temple” ayrıca Louis Ashbourne Serkis, Maura Bird, Ghazi Al Ruffai, Sam Locke ve Cillian Murphy’yi de kadrosuna alıyor. Film, 16 Ocak’ta sinemalara girecek.



